Bir kamyon sınırdan nasıl geçer? Bugün sıradan görünen bu soru, 1960'lı yıllarda Türk ihracatçısının en büyük derdiydi. 1960 ile 1968 arasında Türkiye'nin taze üzümü, pırasası, şeftalisi Avrupa'ya çoğunlukla Bulgar, Yunan, Yugoslav, Avusturya ve Macar plakalı kamyonlarla gitti. Az sayıdaki Türk nakliyeci ise bu taşımaları 1966'ya kadar ancak teminat göstererek yapabiliyordu. Tabloyu, Cenevre'de yazılmış bir sözleşmenin Türkiye'de geçerli olması değiştirdi.
Mühürlü Kasanın Sözü
Fikir basitti: yük mühürlenecek, tek belgeyle bütün transit ülkelerden geçecek, sınırlarda boşaltılıp sayılmayacaktı. TIR Sözleşmesi 15 Ocak 1959'da Cenevre'de imzalandı, 7 Ocak 1960'ta yürürlüğe girdi. Türkiye'de uygulanmaya 24 Mayıs 1966'da başlandı; karneyi verecek kefil kuruluş, Türkiye Ticaret Odaları, Sanayi Odaları ve Ticaret Borsaları Birliği oldu.
Karne her araç için ayrı düzenleniyor, yalnızca tek sefere yarıyor, uzatılmazsa iki ay geçerli kalıyordu. Araçların önüne ve arkasına mavi zemin üzerine beyaz harflerle "T.I.R." plakası takılırdı. Yük, kapalı kasada ya da tamamen branda ile örtülü taşınmak zorundaydı.
Yüz Otuz Araçlık Kredi
Devlet de kenarda durmadı: Dışişleri Bakanlığı'nın aktardığına göre 1968'de Frintaş adlı bir devlet girişimi Irak ve İran'a taze sebze ve meyve taşımaya başladı. Sektörün içinden Nazmi Özcan'ın derlediği kronolojiye göre ise 1969-1971 arasında Dünya Bankası'nın yaş meyve-sebze ihracatı projesi kapsamında, Ziraat Bankası aracılığıyla girişimcilere toplam 130 araç tahsis edildi: 80 frigorifik, 50 tenteli treyler.
Filolarda beklenmedik bir marka vardı. Özcan, Orhan Hakkı Sertel'in 1969'da kurduğu Contex'in işe 1969 model Mack çekiciler ve Dorsey marka frigorifik treylerlerle başladığını yazıyor. Firmanın filosu UND'nin kurulduğu 1974'te 28 araçtı ve ağırlıklı olarak İsveç ile İngiltere hattında çalışıyordu. Özcan'ın 1974 için sıraladığı ihracat listesi de dönemin ekonomisini özetliyor: çekirdeksiz kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı, tütün, iplik, mohair, taze meyve-sebze ve salyangoz.
Çarşaf Gibi Bir Belge
Özcan'ın anlatımıyla dönemin TIR karnesi, daktiloda doldurulan, iki katlı bir çarşaf gibiydi ve aracın geçeceği sınır kapıları tek tek yazılırdı: Kapıkule'den başlayıp Spielfeld ve Salzburg üzerinden Almanya ve Belçika'ya uzanan bir liste. Sürücü, Merkez Bankası'ndan alınan döviz tahsisinden bir yol avansıyla yola çıkardı.
Yol da kolay değildi. Özcan'a göre geleneksel güzergâh Bulgaristan, Yugoslavya ve Avusturya üzerinden Almanya'ya gidiyordu; Bulgaristan ile Yugoslavya arasında yol tek şeritli gidiş-geliş, azami hız 70 km/s idi, otoyollar Avusturya'dan sonra başlıyordu. Nakliyeci, sürücüden ilk haberi Kapıkule'den, ikincisini Spielfeld ya da Salzburg'dan alırdı; bilgiler telexle iletilirdi.
Benzinlikte Menemen
Özcan'ın 1977'den bir anısı, bu düzenin gündelik yüzünü gösteriyor. Fransa'nın güneyinde arızalanan, salyangoz yüklü bir Mack çekiciye yedek parça götürürken aracı bir benzin istasyonunda buluyor; sürücü Timur kasabaya gitmiş, gece yarısına doğru dönüp bir menemen yapıyor, ikisi de araçta yatıyor. Cep telefonunun olmadığı yıllarda beklemekten başka çare yok.
Kurallar da sertleşiyordu. Özcan, 1975 dolaylarında Ortadoğu'nun Avrupa'dan alımlarının zirveye çıktığı "Middle East Boom" yıllarını Türk firmaların Avrupa ve Ortadoğu taşımalarına yöneldiği dönem olarak anıyor. Ona göre 8 Ocak 1976'da Türkiye, transit geçen yabancı plakalı araçlardan yol vergisi almaya başlayınca önce Yugoslavya, sonra Avusturya Türk plakalı araçlara aynı karşılığı verdi. Ocak 1978'de takometre zorunlu oldu; o güne dek sürücüler çalışma ve dinlenme saatlerini bir çalışma defterine yazıyordu.
Bir Dernek, Bir Meslek
Uluslararası Nakliyeciler Derneği 1974'te İstanbul'da, kara nakliyesi sektörünün sorunlarını ulusal ve uluslararası platformda çözmek üzere kuruldu. Özcan'ın listesindeki kurucular arasında Orhan Hakkı Sertel, Mehmet Emin Selamoğlu, Erdoğan Şenay ve Mehmet Cevdet Ural var. Türkiye ise 1975 tarihli yeni TIR Sözleşmesi'ne 12 Kasım 1984'te taraf oldu.
Bugün UND, uluslararası karayolu nakliyesinin yaklaşık yüzde 90'ını temsil ettiğini söylüyor; sektör, ihracatın değer bazında yaklaşık yüzde 53'ünü taşıyor. Kapıkule'deki tabelanın altından her gün geçen kamyonların arkasında, daktiloyla doldurulan o çarşaf gibi karnelerin ve telexle beklenen haberlerin mirası duruyor.