Bir ulaşım biçiminin doğum tarihini bulmak, çoğu zaman icadın kendisini bulmaktan daha zordur. Dolmuş için de böyle: bugün İstanbul'dan Kastamonu'ya, Konya'dan Adana'ya uzanan bu paylaşımlı taşıma biçimini herkes tanır, ama kimin, tam olarak ne zaman başlattığı konusunda anlatılar birbirini tutmaz. Üzerinde herkesin hemfikir olduğu tek şey, hikâyenin İstanbul'u saran bir ekonomik çöküntüyle başladığıdır.
Bunalımın İcadı
1929 Büyük Buhranı'nın etkileri İstanbul'a ulaştığında, şehrin taksi şoförleri ciddi bir müşteri sıkıntısıyla karşılaştı. Orta sınıf yolcu artık taksiye değil tramvaya biniyor, taksiciler ise günlük kazancını korumanın bir yolunu arıyordu. Bulunan çözüm basitti: tek kişilik bir yolculuğu birden fazla yolcu arasında bölüştürmek. Aynı yöne gidenler bir arabaya doluşacak, ücreti aralarında paylaşacaktı.
Aşçı mı, Şoför mü?
Popüler anlatılarda genellikle Cağaloğlu'nda lokantacılık yapan Aşçı Halit'in adı geçer: lokantasını bırakıp taksi şoförlüğüne başlayan Halit'in, aynı yöne giden dört müşterisine ücret paylaşımı teklif ettiği ve Nişantaşı-Eminönü hattında ilk seferleri yaptığı aktarılır. Ama başka kaynaklarda hikâye Üsküdar'a, 1924-25 yıllarına ve Avni Baba adlı bir başka şoföre bağlanır. Anlatılardan birinde şoföre yapılan teklif şöyle aktarılır: "Bir kişi yerine beş kişi taşıyacaksın; biz sana saatin yazdığı ücretten yirmi kuruş fazlasını vereceğiz." İki öykü de yazılı bir kayıtla değil, kulaktan kulağa aktarılan anlatılarla ayakta duruyor. Dolmuşun ilk yıllarını en kapsamlı biçimde inceleyen akademik çalışma, İlhan Tekeli ile Tarık Okyay'ın 1980'de yayımlanan "Dolmuşun Öyküsü" adlı araştırmasıdır; tek bir kurucu efsanesi yerine, dolmuşun kentin farklı köşelerinde birbirinden bağımsız biçimde ortaya çıkmış olabileceğine işaret eder.
Gazetenin Kaydı
Yazılı kayıtlara geçen ilk haber, 14 Eylül 1931 tarihli Vakit gazetesindedir. Habere göre İstanbul'da 620 otomobil, Karaköy-Beyoğlu ve Eminönü-Taksim hatlarında yolcu taşımaya başlamıştı. Kısa süre içinde Şişli-Pangaltı, Fatih-Beyazıt ve Sirkeci-Karaköy güzergâhları da eklendi; dolmuş birkaç yıl içinde tek bir şoförün girişiminden şehrin günlük ulaşım ağının bir parçasına dönüştü.
Büyük Amerikan Sedanları
Bu yeni işin aracı, dönemin İstanbul sokaklarında zaten dolaşan büyük Amerikan otomobilleriydi: Ford, Plymouth, Dodge, Buick, Chevrolet. Dört kişilik bu sedanlar zamanla yedi yolcu taşıyacak şekilde uzatılıp değiştirildi; şoförler için her ek koltuk, günün sonunda cebe giren birkaç kuruş daha demekti. İşleyiş de kendine özgü bir düzene oturdu: araçlar belirli duraklarda sıraya girer, güzergâhı ön cama yazılı bir tabelayla gösterir ve koltuklar dolmadan yerinden kımıldamazdı. Yolcu, güzergâh üzerindeki herhangi bir noktada inip binebiliyordu; ne sabit bir saat tarifesi vardı, ne de durmadan geçen bir otobüs kalabalığı.
Kelimenin Asıl Yaşı
"Dolmuş" adı otomobille birlikte doğmadı. Şemsettin Sami'nin Kamus-ı Türki sözlüğüne göre terim, 15-16. yüzyıldan beri İstanbul'da işleyen, sabit bir narh karşılığında yolcu alan ve ancak dolduktan sonra hareket eden kayıklar için kullanılıyordu. Otomobil çağı, yüzyıllardır süregelen bu "doluncaya kadar bekle, sonra kalk" mantığını dört tekerlekli bir araca taşımaktan başka bir şey yapmadı.
Tarifeyle Kurumsallaşma
1930'ların ortasında hızla yaygınlaşan dolmuşçuluk, uzun süre belediyenin gözünde tramvaya rakip, denetimsiz bir uygulama olarak kaldı. Sistemin resmen tanınması zaman aldı: ilk resmi dolmuş tarifesi ancak 1954'te ilan edildi, şoförler de kendi cemiyetlerini kurarak işi bir esnaf koluna dönüştürdü. Benzer paylaşımlı taşıma biçimleri dünyanın başka köşelerinde de ortaya çıkmıştı: Amerika'da yüzyılın başında beliren "jitney"ler, Afrika'nın matatuları, Filipinler'in jeepney'leri hep aynı ihtiyaca, düzenli toplu taşımanın yetmediği yerlere, farklı adlarla verilmiş cevaplardı. Dolmuşu onlardan ayıran, yasaklanıp tarihe karışmak yerine bir esnaf düzenine oturarak yaşamaya devam etmesiydi.
Bugün İstanbul'da dolmuş sayısı eskisi kadar çok değil, çoğu hat minibüse devretti, bir kısmı da toplu ulaşım ağının genişlemesiyle tarihe karıştı. Ama güzergâh levhasını ön cama koyup koltuklar dolana kadar bekleyen o mantık, doksan yılı aşkın süredir şehrin bir köşesinde hâlâ işliyor; 1929'un ekonomik sıkıntısından doğan geçici bir çözüm, zamanla kentin kalıcı bir alışkanlığına dönüştü.