Bir öküz ya da eşeğin otomobil kaportasını yiyebileceği söylentisiyle alay konusu olan bir araba, nasıl oldu da Türk milletinin kolektif hafızasında yerli otomobil sevdasının simgesi haline geldi? Anadol'un hikayesi, aslında bir adamın inadının ve devletle giriştiği otuz yıllık mücadelenin hikayesidir.
Bakkal Dükkanından Ford'a Uzanan Yol
Hikaye 1917'de, Vehbi Koç'un babasının kendisi için açtığı küçük bir bakkal dükkanında ayakkabı lastiği, şeker, kaşar peyniri, zeytin ve makarna satmasıyla başlar. Koçzade Ahmet Vehbi adlı ilk firma 1926'da Ankara Ticaret Odası'na tescil edilir; 1928'de ise Ford Motor Company ve Standard Oil'in yerel temsilciliğini alarak Koç, Ford ile tanışır. Bu tanışıklık, otuz yıl sonra Türkiye'nin ilk yerli otomobilinin doğuşuna zemin hazırlayacak bir ortaklığın ilk tohumu olacaktı.
Otuz Yıllık Bir İnat
Vehbi Koç'un aklında hep tek bir hayal vardı: Türkiye'nin ilk yerli otomobilini üretmek. Ford'un güçlü bir ortak olacağını bilen Koç, bayilik başarısıyla Amerika'ya davet edildi, Başbakan Adnan Menderes'in mektubuyla yola çıktı ve nihayet Ford ile bir iş birliği anlaşması imzaladı. Ama Türkiye'ye döndüğünde devlet desteği aniden geri çekildi; sekiz ay boyunca Menderes'ten randevu bile alamadı. Ford da ortaklıktan vazgeçip yalnızca teknik destek sunabileceğini açıkladı. Koç yılmadı, kendi sermayesiyle fabrika kurmaya karar verdi. Ülke bir askeri darbeyle çalkalanırken bile pes etmedi ve dönemin Sanayi Bakanı'na yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Ufak bir otomobil üretimi için izin verin, bu otomobili üretmek için ben hem param hem de şerefimi ortaya koyuyorum." İzin nihayet geldi ve Koç'un rüyası gerçek oldu.
Bir Fiberglas Fikri Doğuyor
19 Aralık 1966'da Otosan'ın İstanbul'daki fabrikasında seri üretimine başlanan, 28 Şubat 1967'de satışa sunulan Anadol, aslında tasarımı İngiliz Reliant ve Ogle Design firmasına, şasi ve motoru ise Ford'a ait bir otomobildi. "Anadol" ismi, açılan bir yarışma sonucunda Anadolu ve Koç kelimeleri arasından seçildi; amblemdeki geyik ise Hitit heykellerinden birini simgeliyordu. Aracın fiberglas kaporta fikri, 1963'te İzmir Fuarı'nda Bernar Nahum ve Rahmi Koç'un dikkatini çeken İsrail yapımı bir fiberglas aracın ilham vermesiyle doğdu; saç kalıp üretimine kıyasla çok daha ucuz olan bu yöntem, Vehbi Koç'u yerli üretime başlama konusunda cesaretlendirdi.
Bir Modelden Bir Aileye
Yıllar içinde Anadol tek bir model olmaktan çıkıp bir aileye dönüştü. 1966-1975 arasında üretilen A1, Ford Cortina'nın 1200 cc'lik Kent motoruyla yola çıktı, 1968'de 1300 cc'lik cross-flow motora geçti ve 1968 Trakya Rallisi'ni kazanan Anadol ekibiyle Türkiye'nin ilk resmi ralli şampiyonu oldu; toplam 19.224 adet üretildi. 1970-1981 arasındaki A2 SL, Türkiye'nin ilk dört kapılı otomobili ve dünyanın tamamı fiberglas gövdeli ilk dört kapılı sedanı unvanını taşıdı, çarpışma testine giren ilk Türk otomobili oldu ve 35.668 adetle en çok satan Anadol modeli haline geldi. 1973-1975 arasında üretilen spor model STC-16 ise Eralp Noyan'ın tasarımıyla Datsun 240Z, Aston Martin ve Marcos gibi dönemin gözde spor otomobillerinden esintiler taşıyordu; ne yazık ki 1973 petrol krizinin getirdiği maliyet artışları yüzünden yalnızca 176 adet üretilebildi. Askeri talep üzerine geliştirilen "böcek" modeli de benzer bir kaderi paylaştı, 1975-1977 arasında sadece 203 adet üretildi.
Asıl Kahraman: Kamyonet
Aslında Anadol'un en uzun ömürlü hikayesi bir kamyonetle yazıldı. Otosan fabrikasında malzeme taşımak için tadil edilen bir Anadol A2'nin ilham verdiği kamyonet, 1971'den 1991'e kadar 36.892 adet üretildi ve PTT gibi pek çok kamu kuruluşunun yıllarca sadık hizmetkarı oldu. 1984 yılında otomobil üretimi tamamen durduğunda geride 93.188 adetlik dev bir miras kalmıştı; kaportasının öküz, keçi ve eşekler tarafından yenildiği yönündeki asılsız söylentilere karşın, dünya otomotiv sektörü zaten aynı fiberglas teknolojisini kullanıyordu.
Elli Yıl Sonra Hâlâ Anadol
Bugün yollarda kalan sayılı örnekleri artık birer klasik kabul ediliyor, meraklıları tarafından özenle korunuyor. Hatta İngilizler bir dönem Anadolu'yu Yeni Zelanda'da yeniden üretmeyi denemiş, bugün hâlâ o ülkenin küçük bir adasında bir Anadol'a rastlamak mümkün. Anadol, bizden bir arabaydı; ve belki de tam bu yüzden, aradan geçen elli yıla rağmen hâlâ yerli otomobil denince akla gelen ilk isim olmayı sürdürüyor.